• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/celebi.ozturk.9
Site Haritası
ŞİİR KLİBİ
 
               ÇELEBİ ÖZTÜRKRESMİ WEB SİTE    
                                                                           

   

Abdi Beg

Abdi Bey’in “BÜLBÜL VE GÜL” isimli şiirinin tahlili

 

ABDİ BEY: Abdi Bey Şebinkarahisar'da dünyaya gelmiş, Akkoyunlulardan Şeyh Süleyman'ın torunlarından, Osman Bey'in oğludur. Şebinkarahisar'ın Avutmuş mahallesinde doğmuştur. Şairin doğum tarihi hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak 19. yüzyılın ilk yarısı olması kuvvetli bir ihtimaldir. Ailesi ve yetiştiği çevre hakkında da 
geniş malumatlara sahip değiliz. Fakat Şeyh Süleyman’ın torunu olması ve Akkoyunlular 
gibi meşhur bir Türk sülalesine mensup olması seçkin bir aileden geldiğini gösterir. 
       Abdi Bey ilk tahsiline Şebinkarahisar'da başlamış, bir süre sonra İstanbul'a 
giderek tahsiline devam etmiştir. Daha sonra Belgrad muhafızı Selim'le Harput 
valisi Hüsrev Paşa'ların kâtipliğinde ve Halep valisi Mustafa Mazhar Paşa'nın 
kitâbet hizmetlerinde bulunmuştur. Bir ara meclis-i vâlâ mazbata odasına atanmış, 
üçüncü kalem şefliğine kadar yükselmiştir. Bu tarihlerde şairimizin maddi ve 
manevî durumunun gayet iyi olduğunu anlıyoruz. 
       1852 yılında azledildikten sonra büyük maddi sıkıntılara girdiğini Rüşdî Paşa'ya 
yazdığı şu manzum müzekkereden anlıyoruz:

"Sekiz on sancak etmişken idâre
Geçenlerde verildi bir riyâset
O da üç mâh içinde çıkdı elden
Yine oldum giriftâr-ı meşakkat
Ma'âşım var idi üç kîse evvel
Riyâsetle kesildi bu ma'îşet
Bu sıkletden beni kurtar efendim
Livâlardan birini eyle inâyet"


       Bu manzumeden şairin Kaymakamlık, hatta Valilik dahi yaptığını anlıyoruz. 
Ancak şairin "Nutk-ı Bî-pervâ ve Akl-i Dânâ Beyninde Muhâvere" adlı 
eserinden anlaşıldığına göre devrin sosyal durumuna yönelttiği tenkitler aldığı 
vazifelerden azledilmesine sebep olmuş olabilir. 
       Şairin ölüm tarihi bazı kaynaklarca 1870 ve 1877 olarak gösterilmesi doğru değildir. 
Şairimiz 1884 yılında Şebinkarahisar Ceza Mahkemesi reisi iken ölmüş ve Şebinkarahisar'a 
defnedilmiştir. Şairimiz hayatının son safhalarında durumundan pek memnun değildir. 
Geçmişi ve eski vazifelerini aramaktadır. Şair görevinden azledildikten sonra yazdığı bir manzumesinde hayatının mühim çizgilerini içtenlikle söylemiştir. Çok 
seyahat ettiğini hatta ömrünün son zamanlarında hacca gittiğini belirtmiştir. 
Vazifeden azline müteakip memlekete gelerek bağ, bahçe gibi işlerle uğraştığını 
sitemle belirtmiştir.

EDEBÎ KİŞİLİĞİ VE DÜŞÜNCELERİ     

       Abdi Efendinin şiirleri daha çok aruz vezniyle yazılmış, devrine göre oldukça 
sade şiirlerdir. Ancak Bayburtlu Zihni tarzında da halk şiirleri olduğu söylenir. 
Zaten divanındaki bir türkü de şairin yerel kültürüne bîgâne kalmadığını gösterir.
       Çeşitli sebeplerden dolayı divanının tek nüshasını inceleme fırsatı bulamadım. 
Ancak elimdeki az sayıdaki manzumeden anladığım kadarıyla oldukça pervasız ve 
sade bir dili vardır. Aşıkâne şiirler yazmıştır ve şiirlerine mertçe bir hava 
hakimdir. Adeta Şebinkarahisar'ın sert iklimi ve soğuk suyundan çıkmış nağmeler 
gibidir. Buna rağmen onun aşkı hikmetli bir aşktır. Tenkitin getirdiği ince, 
alaylı bir üslûb da hissedilir. 
       Fikirlerini çekinmeden söylediği ve yazdığı için İstanbul ilim ve kalem sahiplerince 
Camkerten, kalem cellâdı adlarıyla anılan Abdi Bey Türklük duyguları kuvvetli 
bir şahsiyetti. Şair devrine göre çok şuurlu bir milliyetçidir. Milliyetçilik duyguları oldukça erken uyanmıştır diyebiliriz. Şair Türk şiirine yapılan saldırıları seziyor ve Türklükle övündüğünü belirtiyor. Çingeneler dahi soyuyla övünürken bazı kendini bilmezlerin Türklük aleyhine çalışmalarını şiddetle kınıyor. Kurulan büyük Türk devletlerinin hep Türklük sayesinde mevcut olduğunu, bunun da Hakk'ın bir lütfu olduğunu belirtiyor. Şair, milleti için 
gayret göstermeyenlerin dininden ve imanından şüphe edecek kadar Türklük düşüncesini 
ileri götürüyor. Bu da devrine göre hayli cesâretli bir tenkittir.*

ESERLERİ

1. DİVAN       
2.NUTK-İ BÎ-PERVÂ VE AKL-İ DÂNÂ BEYNİNDE MUHÂVERE

BÜLBÜL VE GÜL

Bülbül bağa girmiş yapmış yuvayı
Görmüş ki gülleri cümle har almış
Bozulmuş gülşenin abı havası
Gülün her yanını mur-u mar almış

Bozmuşlar yuvasını yabancı kuşlar
Yavrularını çekmiş mâr ile mişler
Kurmuş otağların bağa baykuşlar
O zaman bülbülü ah û zar almış 

Öfkelenmiş kambur felek bülbüle
Pejmürdelik vermiş güle, sümbüle
Düşürmüş gülşene büyük gulgule
Sanki bu âlemi sitemkâr almış 

Bülbül bakıp ah eder ağlar
Hasret odu ile bağrını dağlar
Gözlerinden yaşlar su gibi çağlar
Gülün harmanını sanki nar almış

Abdi bana derdin söyler iken gül
Gördüm boynun eğmiş bir yana sümbül
Küskün küskün gezer zavallı bülbül
Benzer ki felekten bir azar almış. 
ŞAİR ABDİ BEĞ

 

“BÜLBÜL VE GÜL” ŞİİRİNİN TAHLİLİ

 

1-DİL:  Şiirde kullanılan dil sade ve anlaşılır bir dildir. Kullandığı dil yapısıyla her dönem okunabilir bir özelliğe sahiptir. 
2- ZAMAN: Şairin yaşadığı dönemde gelişen bir olayı anlattığı görülmekle birlikte, şiirde tüm zamanları kapsayan geniş bir özellik vardır. Bülbül bağa girmiş yapmış yuvayı/ Bozmuşlar yuvasını yabancı kuşlar/ Öfkelenmiş kambur felek bülbüle/ Bülbül bakıp ah eder ağlar/Hasret odu ile bağrını dağlar/Gözlerinden yaşlar su gibi çağlar mısraları bu düşüncemizi doğrulamaktadır. Abdi bana derdin söyler iken gül mısrasında şairin içinde yaşadığı zamanın varlığı anlaşılmakta, şiirdeki zamanın boyutları hakkında bilgi vermektedir. Bu mısralar incelendiğinde görüleceği gibi, şiirin belli bir zamanı kapsamadığını, özellikle tüm zamanlara hitap eden bir özelliği olduğu anlaşılıyor. Şiirde kurulan bir yuvanın bozulmasından duyulan elem ve üzüntü dile getirilmektedir. Buradaki duygu ve düşüncelerden yola çıkarak şairin kendisini ya da çevresinde yaşanmış bir olayı anlatıyor veya gerçek manada bir kuşun yuvasını yaptıktan sonra bozulması nedeniyle yaşadığı üzüntü dile getiriliyor, izlenimi edinilebilir. Buradan şairin iyi bir gözlemci olduğunu da anlayabiliyoruz. Şiir hem insan, hem de bir hayvanın yaşamı üzerine kurulmuş şeklinde anlaşılabilir ve bu şekilde değerlendirilebilir. Her iki anlamda da ortak bir düşünce mevcuttur: Yuvanın yıkılışı karşısında yaratılan tepki… Bu nedenle şiir geniş bir zamana hitap etmektedir. Zaman ve mekân arasında kusursuz bir ilişki kurulmuştur. 
3-MEKÂN: Şiirdeki mekân, yuvanın kurulduğu ve bozulmasına yol açan olayların yaşandığı bağ’dır. Şiir o kadar geniş boyutludur ki, şairin kendi iç âlemidir, diye de düşünülebilir. Onun yüreğini hüzünlendiren olayı ya kendi yaşamış ya da yaşadığı dönemde yaşanmış bir olay nedeniyle sitemkâr bir insan olmuştur. O, yüreğini bülbül tasviri ile ifade etmekte ve bülbülün yuvasının yıkılışını lirik bir tarzda anlatmaktadır. Veya yalın haliyle, bir bülbülün bağ da kurduğu yuvanın yıkılışını gözlemci bir insan (şair) yönüyle dile getirmektedir. 
4-İNSAN: Şiirde öne çıkan insan profili şairin kendisidir. Kendi “Ben” duygusu ile tasvir edilen bülbül arasında bir ilişki kurulmuştur. Şiirde “Ben” duygusu bülbül tasviri ile karşımıza çıkmaktadır. Şiirin dördüncü kıtasında şairin benlik duygusunun net bir şekilde ortaya çıktığını görüyoruz. Bülbül bakıp ah eder ağlar/Hasret odu ile bağrını dağlar/Gözlerinden yaşlar su gibi çağlar/Gülün harmanını sanki nar almış mısralarını incelediğimiz zaman, bülbül tasviri ile karşımıza çıkan şairin kendi öz benliğini ifade ettiğini açıkça görmekteyiz. Hayvanlar içgüdüleriyle hareket eden yaratıklar olduğuna göre, bülbülün ah edip ağlaması, hasretlik çekmesi, gözyaşlarının akmasının mümkün olamayacağı düşünülebilir. Bu nedenle insan gibi düşünen bir varlıktan söz etmemiz mümkündür. Bu da şairin kendisidir. Beşinci kıtanın birinci mısrasında Abdi bana derdin söyler iken gül, diyerek gül ile konuşan şair, gül tasviri ile de kendi öz benliğini ön plana çıkarmaktadır. 
5-DUYGU VE DÜŞÜNCE: Şiirdeki temel fikir, kurulan bir yuvanın bozulmasıdır. Şiirin genelinde gördüğümüz bülbül tasviri şairin kendisidir. Şair, bülbül tasviri ile kendi iç âlemindeki hezeyanı dile getirmektedir. Bu hezeyan kurulan bir yuvanın bozulmasından kaynaklanmaktadır. Bu da şairi üzmekte ve sitem etmesine neden olmaktadır.
       Birinci kıta, birinci mısrada yer alan “bağ” kelimesinden anlaşılması gereken, bülbülün yuvasının kurulduğu mekândır. Bağ kelimesi ile dar anlamda “yer” kast edilmektedir. “Bağ”, şairin içinde yaşadığı zaman ve mekân olarakta değerlendirilebilir. 
       Ancak, şiirdeki duygu ve düşünceyi dar anlamda incelemek zorundayız. Çünkü duygu ve düşüncelerin anlatış tarzını daha sonra ele alacağımızdan geniş olarak açıklama fırsatımız olacak… Bu nedenle, burada bülbülün yuvasını kurmasını ve yuvanın bozulması sonrasında yaşanan duygu ve düşünceleri ele alacağız.
       Bütün kuşlarda olduğu gibi bülbülünde özelliği ağaçlık, yeşil yerleri sevmesi ve yuvasını kurmak için tercihini bu yerlerden yana yapmasıdır. Bülbül genel olarak ağaçlık yerlerde yaşar. Ağaçlık ve yeşil ortam bülbülün daha içli ve güzel ötmesine neden olur. Hatta yeşil ortamda saatlerce ötebilir. Bu nedenle ağaçlık ve yeşil bir yer olan bağ, yuva kurmak için bülbül tarafından seçilmiştir. Özellikle serçegiller kuş grubunda yer alan kuşların yuvalarını ağaçların tepelerine, gül arasına, direk tepelerine, evlerin çatı aralarına yaptıklarını biliyoruz. Bülbüller, ağaçlık alan dışında insanların yaşadığı yerlere nadiren yuva yaparlar. Genel olarak açık olan yuvalar her türlü tehlikeye karşı korumasızdırlar. Bu nedenle yuvaları ve içindeki yavrular her türlü tehlikeye maruz kalabilirler: Vahşi hayvan, kuş saldırısı, insan saldırısı, yangın gibi… Bülbül de yuvasını bağa yaptıktan sonra, bütün güllerin yakıcı, kızgın bir sıcak tarafından kavrulduğunu görmüş. Gül bahçesinin yaşamasına neden olan o güzel hava bozulmuş ve aşırı sıcaklık nedeniyle ortaya çıkan karınca ve yılanlar tarafından gül sarılmıştır. Bu duygu ve düşünceleri “Bozulmuş gülşenin abı havası/ Gülün her yanını mur-u mâr almış” mısralarından anlıyoruz. 
       İkinci kıtada bülbülün kurduğu yuvanın bozulduğunu ve yavruların yılan ve çeşitli yaratıklardan tarafından yuvadan alındığını “Bozmuşlar yuvasını yabancı kuşlar/Yavrularını çekmiş mâr ile mişler” mısralarından anlıyoruz. Halk arasında Baykuş’un uğursuz olduğu söylenir. Şiirde de Baykuş’un uğursuzluk getirdiğini anlayabiliriz. Baykuşlar yuvalarını bülbülün yuvasının bulunduğu bağa kurarak uğursuzluk getirdiğini “Kurmuş otağların bağa Baykuşlar” mısrasında dile getirilmiştir. İkinci kıtanın üçüncü mısrasında geçen “otağ” kelimesinin yer, yuva olarak anlaşılması gerekmektedir. Bülbülün yuvasının yanına yuva kuran Baykuşlar, uğursuzluğun ve kötü haberlerinde simgesidirler. Bunu gören bülbül üzüntüye kapılır ve inlemeye, ağlamaya başlar. 
       Üçüncü kıtada geçen “kambur” kelimesi çirkinliği ve ucube bir yaratığı temsil etmektedir. Kambur feleğin bülbüle öfkelenip kızması herhalde bülbülün izinsiz olarak bağa yuva kurmasından ileri gelmektedir! Bu nedenle felek, bağ da bulunan gül, sümbül gibi çiçekleri kızgın güneş veya ateşle yakmış ve oksijen almasını engelleyerek havasını bozmuş ve soldurmuştur. Bu yüzden bağdaki gül ve sümbül gibi çiçekler eski diri ve canlı hâllerinden uzaklaşarak dağılmış, pörsümüş bir hale bürünmüş, ayrıca yarattığı rüzgâr ve fırtına ile gül bahçesini büyük bir gürültü kaplamıştır. Şair, bu duygu ve düşünceleri “ Öfkelenmiş kambur felek bülbüle/Pejmürdelik vermiş güle, sümbüle/Düşürmüş gülşene büyük gulgule” mısralarında dile getirmektedir. Gül bahçesinin güzelliğini bozan ve bülbülün yuvasını yıkan ve bülbülü elem ve kedere sürükleyen bu olaylar nedeniyle gül bahçesi sitem eder hâle gelmiştir. 
       Dördüncü kıtada, yuvası dağılan, yavruları elinden alınan ve büyük bir üzüntü yaşayan bülbülün bu elem karşısında inlediğini ve sevdiklerini kayıp etmenin acısı ve üzüntüsü ile ağladığını, yavrularının hasreti ile yüreğinin yandığını görüyoruz. “Bülbül bakıp ah eder ağlar/Hasret odu ile bağrını dağlar” mısralarında bu duygu ve düşüncenin ifade edildiğini görüyoruz. Bağ da yetişmekte olan gül tomurcuklarını sanki bir ateş almıştır! Bağ da her şey birbirine karışmış ve solmuştur. 
       Beşinci kıtada, “Abdi bana derdin söyler iken gül” mısrasında şairin, gül ile konuştuğunu görüyoruz. Bağ da hazin bir olay yaşayan gül, derdini Abdi’ye anlatırken, sümbülün boynunun büküldüğünü görür… Bu sırada, gülün boynunun büküldüğünü gören bülbül, meczup gibidir. Hayattan zevk almamakta ve öylece boş yaşamakta, çevresinde ne varsa ilgisiz ve küskün gibidir. Böyle gezip dolaşmaktadır. Kaderi kötü yazılmış bir yaratık gibidir. Feleğin hoşuna gitmeyen bir olay nedeniyle hışmına uğramış gibidir.
6-KENDİNİ AŞMA: Bülbül ve Gül şiirinde derinlik vardır. Bülbülü şairin kendisi olarakta düşünmek mümkündür. Şair, ya kendi yaşadığı veya çevresinde yaşanan bir olayı mısralarında dile getirmiş ya da iyi bir gözlemci olarak bir kuşun yuvasının bozulması karşısında duygu ve düşüncelerini anlatmıştır. Kullanılan tasvir çok güçlüdür. Şairin kendisi mi, yoksa gerçek bir bülbül mü anlamak zordur. Lirizm şiire büyük bir derinlik kazandırmış, okuyucuyu içine çeken ve o duygusal derinlikte hüzünlendiren, kimi zaman elem ve kedere boğan güçlü bir yapı ile karşılaşıyoruz. Zaten şiirin genel yapısı itibariyle şairin kendini aştığını görebiliyoruz.  

7-ANLATIŞ TARZI:

Bülbül bağa girmiş / yapmış yuvayı
Görmüş ki gülleri / cümle har almış
Bozulmuş gülşenin / abı havası
Gülün her yanını / mur-u mâr almış

Bozmuşlar yuvasını / yabancı kuşlar
Yavrularını çekmiş / mar ile mişler
Kurmuş otağların / bağa baykuşlar
O zaman bülbülü / ah û zar almış

Öfkelenmiş kambur / felek bülbüle
Pejmürdelik vermiş / güle, sümbüle
Düşürmüş gülşene / büyük gulgule
Sanki bu âlemi / sitemkâr almış

Bülbül bakıp / ah eder ağlar
Hasret odu ile / bağrını dağlar
Gözlerinden yaşlar / su gibi çağlar
Gülün harmanını / sanki nar almış

Abdi bana derdin / söyler iken gül
Gördüm boynun eğmiş / bir yana sümbül
Küskün küskün gezer / zavallı bülbül
Benzer ki felekten / bir azar almış.

Bülbül ve Gül şiiri 11’li hece kalıbıyla 6+5 duraklı yazılmıştır. İkinci kıtanın 1. mısrası Bozmuşlar yuvasını / yabancı kuşlar, 7+5=12, ikinci mısrası;Yavrularını çekmiş / mar ile mişler, 7+5=12, dördüncü kıtanın 1. mısrası; Bülbül bakıp / ah eder ağlar, 4+5=9 durak şeklinde yazılmış olmasına rağmen, bir şiirin bütünü içinde bir-iki durağın farklı olması durak yapısını bozmaz. Mısralar kendi içinde duraklardan bölünebilmektedir. Kafiye örgüsünün; a-b-a-b- çapraz uyak (kafiye), ikinci kıtada c-c-c-d-, üçüncü kıtada e-e-e-f, Dördüncü kıtada g-g-g-h, beşinci kıtada ı-ı-ı-i, şeklinde düz kafiye örgüsü kullanıldığını görüyoruz.

1- Kafiye ve redif yapısını inceleyelim:

a- birinci kıta;

Bülbül bağa girmiş yapmış yuvayı
Görmüş ki gülleri cümle har almış
Bozulmuş gülşenin abı havası
Gülün her yanını mur-u mar almış


İkinci mısra sonunda har almış ve dördüncü  mısra sonunda mar  almış kelimelerinde almış kelimesi kelime halinde redif, har ve mar almış kelimelerinde ar sesi tam kafiyedir..

b- ikinci kıta;

Bozmuşlar yuvasını yabancı kuşlar
Yavrularını çekmiş mâr ile mişler
Kurmuş otağların bağa baykuşlar
O zaman bülbülü ah û zar almış 

 

Birinci mısra sonunda kuşlar ve üçüncü mısra sonunda baykuşlar kelimelerinde lar eki redif, lar ekinden önce gelen kuş kelimesi zengin kafiyedir.

c- üçüncü kıta;

Öfkelenmiş kambur felek bülbüle
Pejmürdelik vermiş güle, sümbüle
Düşürmüş gülşene büyük gulgule
Sanki bu âlemi sitemkâr almış 

Birinci mısra sonunda bülbüle ve ikinci mısra sonunda sümbüle kelimelerinde e ekleri redif, bül sesleri zengin kafiyedir.

 d- dördüncü kıta;

Bülbül bakıp ah eder ağlar
Hasret odu ile bağrını dağlar
Gözlerinden yaşlar su gibi çağlar
Gülün harmanını sanki nar almış

Birinci mısra sonunda ağlar, ikinci mısra sonunda dağlar ve üçüncü mısra sonunda çağlar kelimelerinde lar eki redif, ağ sesi tam kafiyedir.

e- beşinci kıta;

Abdi bana derdin söyler iken gül
Gördüm boynun eğmiş bir yana sümbül
Küskün küskün gezer zavallı bülbül
Benzer ki felekten bir azar almış. 

Birinci mısra sonunda gül, ikinci mısra sonunda sümbül ve üçüncü mısra sonunda bülbül kelimelerinde l sesi redif, ü sesi yarım kafiyedir.

2-Seslerin nasıl kullanıldığını inceleyelim:

       Birinci kıtanın birinci mısrasında; b – l – ğ – g – r – m – ş – y – p – v ünsüz sesleri, iç ses olarak ü – a – i- ı – u ünlü sesleri,
       İkinci mısrasında; g – r – m – ş – k – l – c – h ünsüz sesleri, iç ses olarak ö – ü – i – a – ı ünlü sesleri,
       Üçüncü mısrasında; b – z – l – m – ş – g – n – h – v – s ünsüz sesleri, o – u – ü – e – a – ı ünlü sesleri,
       Dördüncü mısrasında; g – l – n – h – r – y – m – ş ünsüz sesleri, iç ses olarak ü – e – a – ı – u ünlü sesleri kullanılmıştır.
      İkinci kıtanın birinci mısrasında; b – z – m – ş – l – r – y – v – s – n – c – k ünsüz sesleri, iç ses olarak o – u – a – ı ünlü sesleri,
       İkinci mısrasında; y – v – r – l – n – ç – k – m – ş ünsüz sesleri, iç ses olarak a – u – ı – e – i ünlü sesleri,
       Üçüncü mısrada; k – r – m – ş – t – ğ – l -  n – b – y ünsüz sesleri, iç ses olarak u – o – a – ı  ünlü sesleri,
       Dördüncü mısrada;  z – m – n – k – b – r – f – l ünsüz sesleri, iç ses olarak o – a – ü – e ünlü sesleri kullanılmıştır.
       Üçüncü kıtanın birinci mısrasında; f – k – l – n – m – ş – b – r ünsüz sesleri, iç ses olarak ö – e – i – a – u – ü ünlü sesleri,
       İkinci mısrasında; p – j – m – r – d – l – k – v – ş – g – s – b ünsüz sesleri, iç ses olarak e – ü – e – i ünlü sesleri,
       Üçüncü mısrada; d – ş – n – m – g – l – b – y – k ünsüz sesleri, iç ses olarak ü – e ünlü sesleri,
       Dördüncü mısrada; s – n – k – b – l – m – t - r – ş ünsüz sesleri, iç ses olarak a – i – u – e – ı ünlü sesleri kullanılmıştır.
       Dördüncü kıtanın birinci mısrasında; b – l – b – k – p – d – r – ğ ünsüz sesleri, iç ses olarak ü – a – ı – e ünlü sesleri,
       İkinci mısrasında; h – s – r – t – d – l – b – ğ – n ünsüz sesleri, iç ses olarak a – e – o – u – i – ı ünlü sesleri,
       Üçüncü mısrasında; g – z – l – r – d – n – y – ş – s – b – ç – ğ ünsüz sesleri, iç  ses olarak ö – e – i – a – u ünlü sesleri,
       Dördüncü mısrasında; g – l -  n – h – m – s – k – r – ş ünsüz sesleri, iç ses olarak ü – a – ı – i ünlü sesleri kullanılmıştır.
       Beşinci kıtanın birinci mısrasında; b – d – n – r – s – y – k – g – l ünsüz sesleri, iç ses olarak a – i – e – ö – ü ünlü sesler,
       İkinci mısrasında; g – r – d – m – b – n – ğ – ş – y – s  - l ünsüz sesleri, iç ses olarak ö – ü – o – u – e – i – a ünlü sesleri,
       Üçüncü mısrada; k – s – n – g – z – r – v – l – b  ünsüz sesleri, iç ses olarak ü – e – a – ı ünlü sesleri,
       Dördüncü mısrada; b – n – z – r – f – l – k – t – m – ş ünsüz sesleri, iç ses olarak e – i – a – ı ünlü sesleri kullanılmıştır.

       Beş kıtadan oluşan şiirin ses bakımından uyumu şiiri zenginleştirmiştir. Şiirin bütününde en çok kullanılan ünsüz sesler; b-l-g-r-m-y-v-s-ş-k ve en çok kullanılan ünlü sesler; a-e-i-u-ü sesleridir. Bu seslerin bir ahenk içinde kullanılması şiire musiki havası vermiştir. 
       Şiirde durağın ikinci bölümünü oluşturan söz grupları şiire anlam olarak güçlü bir ifade katmıştır. Aliterasyon, asonans şiirdeki vurguyu pekiştirmektedir. Bu kelimelerdeki a-e-i-ü sesinden oluşan asonans dikkat çekicidir. Sık sık yapılan asonans ve aliterasyon şiirde uyumu güzelleştirmekte, ahengi güçlendirmektedir. Her kıta sonunda yeralan Gülün her yanını mur u mar almış/ O zaman bülbülü ah-u zar almış/ Sanki bu alemi sitemkâr almış/ Gülün harmanını sanki nar almış/ Benzer ki felekten bir azar almış mısralarında yinelenen sesler şiire anlam olarak derinlik vermiş ve şiire güçlü bir yapı kazandırmıştır. Şiirde sık sık yinelenen bülbül, gül, güller, Gülşen, almış, görmüş, kuş, kurmuş, öfkelenmiş, baykuş, düşürmüş, yaş, eğmiş, güle, sümbüle, bülbüle, gulgule ve küskün küskün gibi kelime ve kelime grupları şiiri zenginleştiren, aynı zamanda musiki havası veren seslerden bazılarıdır. 
       Bazı Arapça ve Farsça kelimelerde yer almıştır: Har, cümle, felek, gül, mur-u mar, gulgule, Gülşen gibi…

Şiirde kullanılan edebi sanatlar, şiire zenginlik kazandırmıştır. Kurmuş otağların bağa baykuşlar, mısrasında Teşbih Sanatı, o zaman bülbülü ahu zar almış ve Öfkelenmiş kambur felek bülbüle mısrasında Tariz ve Teşhis Sanatı, Sanki bu alemi sitemkâr almış, Bülbül bakıp ah eder ağlar/Hasret odu ile bağrını dağlar, Gözlerinden yaşlar su gibi çağlar mısralarında Teşhis Sanatı, Abdi bana derdin söyler iken gül, mısrasında İntak ve Teşhis Sanatı, Küskün küskün gezer zavallı bülbül mısrasında Tekrir ve Teşhis Sanatı, Bozmuşlar yuvasını yabancı kuşlar/ Kurmuş otağların bağa baykuşlar mısralarında Tenasüp Sanatı kullanılmıştır. Şiirin bütününde Mübalağa ve Leff Üneşr Sanatının kullanıldığını görüyoruz. Edebi sanatların kullanılması şiire derinlik kazandırmış, anlamı kuvvetlendirmiştir.
       Şiirin bütününde birbirine yakın seslerin aynı mısra içinde ve çapraz olarak tekrarı ile kullanılması şiirdeki uyumu zenginleştirmekte ve şiiri daha kuvvetli göstermektedir. Şiirde, mısraların kendi içindeki ses uyumu ve asonans şiiri zenginleştirirken, estetiksel, biçimsel ve şiir dili bakımından da farklı bir güzellik katmış, musiki havası yaratmıştır. Şair, şiirdeki ahengi birbiriyle uyumlu seslerin, belli bir ritimle bir arada toplamasıyla sağlamıştır.Genel olarak seslerin yapılandırılmasını incelediğimiz zaman şiirdeki ritimi güçlendiren, ahengi güzelleştiren, şiir dili ve biçimini zenginleştiren, musiki sezgisini kuvvetlendiren bir yapılandırma ile karşı karşıya kalıyoruz. Ünlü ve ünsüz seslerin mısraları kuvvetlendirici bir yapılandırılması vardır. 
       Şiirdeki dil gündelik konuşma dilinden farklıdır. Şair, seçtiği kelimelerle güzel ve uyumlu bir dil oluşturmuş, bu da mânâ bakımından şiire derinlik kazandırmıştır.
* - www.sebinkarahisar.bel.tr (Araşt. Gör. İsrafil BABACAN)