• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/celebi.ozturk.9
Site Haritası
ŞİİR KLİBİ
 
               ÇELEBİ ÖZTÜRKRESMİ WEB SİTE    
                                                                           

   

Hünkar Dağlı

Hünkar DAĞLI'nın "İşte Böyle" isimli şiirinin tahlili


HÜNKAR DAĞLI: 1959 yılında Gerede’de doğan şairin çocukluğu köyde geçti. Ankara’ya geldi ve Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümünden mezun oldu. Diyanet İşleri Başkanlığında çalışırken kendi isteğiyle 1987 yılında emekli oldu.

Şiirle tanışıklığı ortaokul yıllarına kadar gider. Sonraki yıllarda hiç durmadan yazar. Kendini bu alanda yetiştirir. Şiir sanatının derya olduğunu görür ve bu deryada kendini arar. Diyanet’in çıkardığı çocuk dergisi için ısrarla çocuk şiiri yazması istenir. Ancak o, ısmarlama şiir yazılamayacağına inananlardandır. Çocuk dergisinde ve çeşitli edebiyat dergilerinde şiirleri yayınlanır. Ancak o, bunları bir üstünlük olarak kabul etmez. 1997 yılında yayınlanan ilk şiir kitabı Dağbaşı Çığlığı’nın ardından ikinci şiir kitabı olan Dağın “Öteki Yüzünden” 2007 yılında yayınlanır. Halen Ankara’da yaşayan şair, bir süre de Sivri Kalemler Derneğinin Başkanlığını yürütmüştür.

Hünkâr Dağlı, doğru bildiğini süslemeden, dolambaçlı yollara sapmadan direk söyleyebilen dik bir insan… Dürüst ve dik duruşu şiirlerine yansımıştır. O’nun poetikasında Anadolu insanına has dik duruş, kentli insanına has sesleniş, Yunus’a özgü bir yakarış söz konusudur. O’nu şair yapan kendine has poetika üreten bu özellikleridir.

Selçuk Üniversitesi Fen-edebiyat Fakültesi Rus Dili ve edebiyatı Bölümü Öğretim Görevlisi Jannet Meyermanova o’nun hakkında şunları söyler: “ Hayatın zorlukları ve karmaşası karşısında şiirle dimdik duran bir yürek, bir yürek ki nice dünyalar kurup, yıkan, gülen, ağlayan… Sitemlerine sığınak, yalnızlıklarına durak, isteklerine ise dua olmuş şiirleri.

Kâh lafla “Peynir Gemisi” yürütenlere; çomaksız köy bulup ürüyenlere; zehir zemberek kızıp; kâh “kerem’i ateşten alıp”, bahar tazeliğinde umutlarına çiçek açtırmıştır.

Kimi zaman asi bir ruhla Ferhat olup dağları delen, kimi zaman kaderci bir Yusuf; zindanı yurt edinen, kimi zaman da gözü pek bir Kerem…

Divan Edebiyatının uyumu ve muammasını halk edebiyatının sadeliğiyle bir araya getirip kendine bir tarz oluşturmayı başarmıştır. Zengin kelime hazinesi okuyucuyu bambaşka diyarlara götürürken var olduğu halde bilinmezliğin keşfini yaşatır.”

Şair 7–8–11-16’lı hece ölçülerine göre şiirler yazmaktadır. Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde durak nadiren vardır. 7 ve 8’li heceye göre 11’li hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde duygu yoğunluğu, şiir dili, şiirin biçimi, derinlik ve anlam bakımından daha başarılıdır. Genellikle şiirlerini 11’li hece ölçüsüne göre yazmaktadır.

Şiirlerindeki temel fikir aşk, özlem, kızgınlık, insan-toplum, manevi duygular, nasihat v.b. konulardır. Şiirlerinde kimi zaman eleştirisel temalarda görülmektedir. Yunus’ça söyleyişi de vardır.

Şiirlerinde Arapça ve Farsça kelimelerde kullanmaktadır.

Çok az da olsa serbest tarzda şiirlerine rastlamak mümkün… Şairin birkaç şiiri dışında serbest tarzda başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Bu tarzda halk edebiyatından hece ölçüsünü, redif ve kafiye yi kullanarak şiire bir ahenk sağladığını söylemek mümkün.

Şair geleneklerine bağlıdır.

İŞTE BÖYLE

Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel;
En az bir ayağım yerde kalmalı
Ve değdiği yerde toprak olmalı
İstersen sen biraz bize doğru gel
Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel!

Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel;
Etek neredeyse yere sürtmeli
Tepeden tırnağa tümden örtmeli
Başörtüsü sana olmasın engel
Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel!

 

Biz öyle her şeyi yemeyiz güzel;
Kursağımdan helal lokma geçmeli
Suyu dahi besmeleyle içmeli
Benim kimliğime getirme halel
Biz öyle her şeyi yemeyiz güzel!

 

Biz maymun iştahlı değiliz güzel;
Gönül bir düştü mü sebat etmeli
Bir sevda bize bir ömür yetmeli
Açsa da bin fettan zülfünü tel tel
Biz maymun iştahlı değiliz güzel!

 

Biz onca duyarsız değiliz güzel;
Arayıp sormamak bizde ayıptır
Bigâne zamanlar büyük kayıptır
Sizde durgun akar en kabarık sel
Biz onca duyarsız değiliz güzel!

 

Biz o kadar bencil değiliz güzel;
Hiç “hep bana” diye başlamam işe
El vurmadım, el dalında yemişe
Sizde muteberler bizde müptezel
Biz o kadar bencil değiliz güzel!

 

Biz onca karmaşık değiliz güzel;
Fazla teferruat yorar bizleri
Yalın bir sadelik sarar bizleri
Kargaşa yağdırsa üstüme ecel
Biz onca karmaşık değiliz güzel!
Hünkar DAĞLI

 

                             “İŞTE BÖYLE” ŞİİRİNİN TAHLİLİ

 

1-DİL: Şiirde kullanılan dil sade ve anlaşılır bir dildir. Kullandığı dil yapısıyla her dönem okunabilir bir özelliğe sahiptir.

2- ZAMAN: Şiirde tüm zamanları kapsayan geniş bir özellik vardır. Kıtaların birinci ve son mısralarında görülen Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel/ Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel/ Biz öyle her şeyi yemeyiz güzel/ Biz maymun iştahlı değiliz güzel/ Biz onca duyarsız değiliz güzel/Biz o kadar bencil değiliz güzel/biz onca karmaşık değiliz güzel tekrarları şiirdeki zamanın boyutları hakkında bilgi vermektedir. Tekrar edilen bu mısralar incelendiğinde şiirin belli bir zamanı kapsamadığını, özellikle tüm zamanlara hitap eden bir özelliği olduğunu gösteriyor. Bu zaman, insan ve mekânı içine alan geniş bir zamandır.

3-MEKÂN: Şiirde mekân, Müslüman-Türk kimliği içinde, ancak kendi kültürüne yabancılaşmış, yabancı kültürün etkisinde yozlaşmış, herhangi bir kadın profili bünyesinde günümüz kadınlarının içinde yaşadığı zamandır. Şiirde zaman ve mekân arasında bir ilişki kurulması söz konusudur. Zamanla yozlaşan Müslüman-Türk kimliği içindeki insanımız her şeyiyle değişmiştir. “Üzüm üzüme baka baka kararır” Atasözü de buradaki yozlaşmayı ifade açısından aynı duygu ve düşünceyi anlatmaktadır. Kültürel anlamda bir çatışma söz konusudur. “İstersen sen biraz bize doğru gel/Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel!”mısralarında bu çatışma görülmektedir. “Başörtüsü sana olmasın engel/Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel!” mısralarında hem bu çatışma, hem de kendi kültürüne yabancılaşmanın vurgusu yapılmaktadır. “Arayıp sormamak bizde ayıptır” mısralarında da bu çatışmanın örneği mevcuttur. “Hiç “hep bana” diye başlamam işe” mısrasında, içinde yaşanılan zamanda kaybolmuş olan “yardımlaşma” duygusuna atıf yapılmış ve bu duygunun yabancılaşan insan kimliğinde görülmediği anlatılmaktadır.

4-İNSAN: Şiirde öne çıkan insan profili şairin kendisidir. Kendi “Ben” duygusu ile içinde yaşadığı ve sahibi olduğu toplumun ortak kültürel değerlerini öne çıkarmaktadır. Birinci kıtanın ikinci ve üçüncü mısralarında “En az bir ayağım yerde kalmalı/Ve değdiği yerde toprak olmalı” diyen şairin yaşadığı zaman ve mekân içinde kendine telkinini görüyoruz. Şiirde kendi kimliği ile öne çıkan şair, üçüncü kıtanın ikinci mısrasında “Kursağımdan helal lokma geçmeli” diyerek yine kendi “Ben”ini öne çıkarmaktadır. Müslüman-Türk kimliğine sahip topluluklarda fertler haram ve helal konusuna ciddi yaklaşırlar. Kültür yozlaşmasına uğramayan ve kendi kimliğini korumasını başarabilen şair, haram-helal konusundaki düşüncelerini bu mısrada dile getirmekte ve kendi ruhu, yani “Ben”ini öne çıkarmaktadır. Ve şiire derinlik kazandırmaktadır. Dördüncü kıtanın ikinci ve üçüncü mısralarında “Hiç “hep bana” diye başlamam işe/El vurmadım, el dalında yemişe” diyen şairin, kendi kültürel inançları çerçevesinde davrandığını ve “Ben” duygusunu öne çıkardığını görüyoruz.

5-DUYGU VE DÜŞÜNCE: Şiirdeki temel fikir, Müslüman-Türk kimliğine sahip bireyin kendi kültürüne yabancılaşması ve başka bir kültürün etkisine girmesi ve öz kimliğin karşılaştırılmasıdır.

Bütün kıtalarda birinci mısranın sonunda gördüğümüz “güzel” kelimesi ile tek bir güzelin kast edilmediğini bilmek gerekir. Müslüman-Türk kimliği içinde yaşayan, ancak bu kimliğe uygun hâl ve hareketler sergilemeyen, genel anlamda gayriislâmi yaşantı içinde olan çağımız kadınlarına bu kelime ile toplu bir sesleniş vardır.

Birinci kıtada geçen “yer” kelimesinden anlaşılması gereken, dar anlamda “yer” kast edilmemektedir. Yani evi, işi, yaşadığı mekân söz konusu değildir. Burada zaman ve mekân açısından geniş bir anlatım söz konusudur. “Yer” şairin içinde yaşadığı zaman, mekândır.

Kıtaların birinci mısrasında geçen “Biz” kelimesi ile de tekil birinci şahısı çoğula çevirerek Müslüman-Türk kimliğine uygun yaşayan insanların bütününü içine alan geniş bir kavramı ifade etmeye çalışmıştır.

Sizin” kelimesi ile güzelin (güzel olarak Müslüman-Türk kimliğine aykırı hâl ve davranışlar içinde bulunan ve yaşayan kadın kast edilmektedir) yabancı kültürün kimliğine uygun bir çoğunluğun varlığı anlaşılmalıdır.

Birinci kıtanın “Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel” diye başlayan birinci mısrasında mecazi bir anlatım vardır. Müslüman-Türk kimliğiyle gezen ancak kendi kültürüne yabancılaşmış, kendi kültürünü küçümseyen çağımız insanlarından herhangi birine seslenen şairin kendi kültürüne yabancılaşmanın, yozlaşan mekânların ve ilişkilerin kültürüne yabancı olduğunu ve bu yozlaşmayı tanımadığını, bilmediğini yalın bir dille anlatmaktadır.

Uçarı, hoppa, vurdumduymaz ve aklı başında olmayanlar için “ayakları yerden kesildi, ayakların toprağa bassın” deyimlerinin kullanıldığını hatırlayınız. Böyle insanların ne kendine, ne de yaşadığı çevreye faydası dokunur. Hatta günümüzde bu tür insanlarla çok sık karşılaşıyoruz. Topluma zarar verdiklerini görüyoruz. “En az bir ayağım yerde kalmalı” diye başlayan ikinci mısrada şairin, bu düşünceye vurgu yaptığını görüyoruz. Günümüzde sorumsuz ve aylak aylak gezen, kendi kültür kimliğinin dışında özenti ile yaşamaya çalışan insanlardan olmayan şair, kendisi gibi düşünmeyen ve yaşamayan insanlarının dikkatini çekmektedir. İslâm felsefesine göre, topraktan geldik toprağa gideceğiz. Bu inanç çerçevesinde toprağı düşündüğümüz her an bizleri günahlardan ve sorumsuz yaşamaktan alıkoymaktadır. Bir ayağın toprakta olması, aklın başında olmasını da ifade etmektedir. “En az bir ayağım yerde kalmalı/Ve bastığı yerde toprak olmalı” mısralarında bu düşünce vurgulanmaktadır.

Şair Müslüman-Türk kimliğine uygun hâl ve davranışlar içindedir. Öz benliğini bulmuş, kendi kültürüne göre yaşamaktadır. Bu hâl çerçevesinde yabancı kültüre sıcak bakamaz. Yabancı kültürün etkisinde yaşayan yozlaşmış insanlara karşı hoşgörülü olmakla birlikte, onlar gibi düşünemez. Kendini onlara uzak, onları da kendine uzak görmektedir. Kendi kültürüne, kendi kimliğine yabancılaşan bu insanlar kendi insanımızdır. Bu nedenle onların tamamen dışlanarak kendi kültürlerinden tam anlamıyla soyutlanmamaları ve kendi kültürlerine yaklaşmaları gerekmektedir. Üçüncü mısradaki “bize doğru gel” söz grubunda bu anlatım vardır. Yoksa şairin güzeli herhangi bir mekâna daveti söz konusu değildir. Buradaki çağırma, Mevlâna’nın “Ne olursan ol yine gel” seslenişini hatırlatmakta ve aynı duyguyu ifade etmektedir.

Beşinci mısrada tekrar edilen “Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel” mısrası kıtada anlatılan duygu ve düşünceye vurgu yapmak ve anlamı pekiştirmek amacıyla yapılan tekrardır.

Artık kırsal alanı da kapsayan kültür emperyalizmi konuşma, giyim, hâl ve hareket olarak toplumumuzu yozlaştırmıştır. Giyimimizle tam bir batılı olduk. Şair, giyimdeki yozlaşmaya vurgu yapmakta ve batılı giyim tarzının öz kimliğimize aykırı olduğunu ve bu tarz giyinmenin hem geçmişimize, hem de öz kültürümüze ihanet olacağı düşüncesindedir. Bu düşünceyi ikinci kıtanın birinci mısrasında “Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel” sözleriyle dile getiriyor. “Etek neredeyse yere sürtmeli/Tepeden tırnağa tümden örtmeli” mısralarında yukarıdaki düşüncemiz desteklenmektedir. Müslüman olan Türk toplumları Kur’an’ın emirlerini ve Peygamber (S.A.V.) Efendimizin sünnetine göre davranmak ve örtünmek zorundadır. Şair bunu bilmekte ve bu inançla seslenmektedir. Şair, özellikle kadınların giyim tarzını irdelemektedir. “Etek neredeyse yere sürtmeli” mısrası, kadınların etek dahil tüm giysilerinin topuk altına kadar inerek vücudun herhangi bir yerinin gözükmemesi düşüncesiyle bağdaşmaktadır. Bilindiği gibi başörtüsü konusu güncel bir konudur. Her dönem dillendirilmiş ve her düşünce grubunun gündeme getirdiği, siyasi anlamda iştahı kabartan bir konu olmuştur! Başörtüsünü kimi gruplar “Allah’ın emri” saymış, kimi gruplar ise ağır eleştirilerde bulunarak gereksiz ve siyasi bir simge olarak açıklamışlardır. Şüphesiz bu tartışmalardan zarar gören yine kendi insanımızdır. Başörtüsü “simgedir veya dinin gereğidir” tartışmaları devam ededursun, şair, başörtüsünün kimseye zararının ve hiçbir işe engel olamayacağının altını çizerek, üçüncü mısrada “Başörtüsü sana olmasın engel” diye seslenmiş ve günümüzde de güncelliğini koruyan bu tartışmaya bir anlamda cevap vermiştir.

Beşinci mısrada ise, kıtanın temel düşüncesine vurgu yapmak için “Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel!” mısrasını yinelemektedir.

Müslümanların haram ve helal konusundaki düşünceleri açık ve nettir. Bu konunun istismarına karşı sert tepki gösterirler. Günlük yaşantıda çok önemli bir kavramdır. Kur’an’ın emirleri ve Peygamber efendimiz (S.A.V.) ‘in sünnetleri bu konuda emir addedilir. Müslümanlar davranışlarında bu hususa özel ihtimam gösterirler. Yiyecek konusunda mezhepler arasında farklılık olduğu gibi, Müslüman-gayri Müslim topluluklarında da büyük farklılık vardır. Gayri Müslim toplumlarda domuz yenebildiği halde, Müslüman toplumlarında kesin bir emir ile haram kılınmıştır. Müslümanlarda sarhoş edici her türlü içki haram olduğu halde, gayri Müslim toplumlarında serbesttir. Sahibinden habersiz alınan bir yiyecekte haramdır. Kul hakkı söz konusudur. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Aynı zamanda bunlar günlük yaşantımızı düzenleyen kurallardır. Üçüncü kıtanın birinci mısrasında “Biz öyle her şeyi yemeyiz güzel” diye vurgu yapan şair, yukarıdaki düşüncelerimizi doğrulamaktadır. İslâm inancına göre boğazımızdan geçen haram lokmanın hesabı sorulacaktır. Hesabı verilemeyen şeylerin cezası da ağır olacaktır. İnsan vücudunda bulunan her uzuv hesap soracaktır. Mideye giren her lokmanın hesabını sahibinden soracak olan midedir. Bu düşün ve inanç çerçevesinde bir Müslüman’ın sadece hâl ve hareketlerine, konuşmasına, oturup kalkmasına, giyimine değil, aynı zamanda yiyip içmesine de dikkat etmesi gerekmektedir. İkinci mısrada “ kursağımdan helal lokma geçmeli” seslenişiyle bu düşünceyi dile getiren şair, besmelesiz yenilen ve içilen her şeyin haram kategorisine girdiğini “Suyu dahi besmeleyle içmeli” mısrasında ima etmektedir.

Dördüncü mısrada “Benim kimliğime getirme halel” diye seslenen şairin sanki evladına sesleniyormuş gibi bir anlam çıkarılabilir. Halel kelimesi, bozma bozukluk manasına gelen Arapça kökenli bir kelime olup, “kimliğimi bozma” şeklinde anlayabiliriz. Müslüman-Türk kimliğinde yaşayan, kendi kültürünün özünde düşünen ve davranan her Müslüman toplulukta yabancı da olsa kız ve erkek kardeştir, birer evlattır. Şairinde yabancı kültürü benimseyen, batılı gibi davranan, batılı gibi giyinen, konuşan ve yiyen insanı, kendi kültürü içinde değerlendirmekte ve o’nu uyarmaktadır. Şair, Müslüman-Türk kimliğini özümsemiş bir insandır. Kimliğine sıkı sıkıya bağlıdır. O, içinde yaşadığı toplumun kimliğine zarar gelmesinden korkmaktadır. Bu duyuş, o’nu uyarıya zorlamaktadır.

Beşinci mısrada, üçüncü kıtanın temel fikrine vurgu yapmak amacıyla “Biz öyle her şeyi yemeyiz güzel!” mısrasının yinelendiğini görüyoruz.

Gözü doymayan ve daha çok isteyen insanlar için “maymun iştahlı” deyimini kullanırız. Dördüncü kıtanın birinci mısrasında şairin bu düşünceyle seslendiğini görüyoruz. Müslüman-Türk kimliğine sahip insanların azla yetinmesini bilen, yani kanaat etme düşüncesini öne çıkaran, hırsını kontrol edip, isteklerini törpüleyebilen insanlar oldukları, asla nefislerinin esiri olmadıkları inançları gereğidir. Buradaki “maymun iştahlı” söz grubundan şıpsevdi, çabuk âşık olan, tanıştığı karşı cinsten birini hemen elde edebilecek potansiyel sevgili gözüyle gören insan olarak anlamak gerekiyor. Şairin sahip olduğu kimliği gereği böyle bir insan olmadığını “Biz maymun iştahlı değiliz güzel” mısrasından anlıyoruz.

Kendi öz benliğinden kopmuş, yabancı kültürlerin etkisi altında kalan insanların gömlek değiştirir gibi sevgili değiştirdiği, birbirinin sevgilisini kapma, birbirinin eşini ayartma v.s. çirkinliklerin her gün yaşandığı toplumumuzda, bu yaşantının kültürümüze ne kadar yabancı olduğu ortadadır. Müslüman-Türk kültürü ile yaşayan bir insanın bu çirkin ilişkileri tasvip etmesi, kabullenmesi düşünülemez. Bizim toplumumuzda sevildi mi candan sevilir. Sevgi, bir gecelik eğlence aracı olamaz. Bu nedenle de toplumumuzda evlilikler uzun ömürlü olmaktadır. Bir gün bu sevgi bitse dahi yerini saygıya bırakmakta ve ilişki ölene kadar sürmektedir. “Gönül bir düştü mü sebat etmeli/Bir sevda bize bir ömür yetmeli” diye seslendiği mısrada bu düşüncemize vurgu yapılmaktadır. Dördüncü mısrada geçen “fettan” kelimesi ayartan, cazibeli, göz alıcı, oynak kadın anlamındadır. Zülüf, şakaklardan yanaklara doğru uzayan saçtır. Halk şiirlerinde güzellik unsuru olarak sıkça kullanılan bir kelimedir. Müslüman kimliğine sahip bir insan, insanın aklını başından alacak cazibe ve göz alıcılıktaki bir kadının saç telleri bir bir açılıp şakaklarından yanaklarına doğru uzasa yine kimliğine aykırı davranış içinde olmayacak ve değer yargılarından asla taviz vermeyecektir. Na mahreme bakmayacaktır. Bu düşünce şairin haram ve helal konusunda ne kadar duyarlı bir düşünceye sahip olduğunun delilidir. Tam anlamıyla bir Müslüman gibi yaşamakta ve düşünmektedir. Bu düşünce “Açsa da bin fettan zülfünü tel tel” mısrasında dile getirilmektedir.

Kıtanın temel fikri, “Biz maymun iştahlı değiliz güzel!” mısrasının tekrarı ile vurgulanmaktadır.

Müslüman-Türk kimliğiyle yaşayan, bu kimliğin kültürüyle hareket eden topluluklar hiçbir konuya duyarsız kalamazlar. Sadece kendi toplumumuz içinde değil, dünyadaki Müslüman-Türk kimliğine sahip insanların başına bir şey geldiği zamanda millet olarak tepkimizi gösteriyoruz. Gelişmiş olan ve dünyaya jandarmalık yapmaya kalkan Amerika başta olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesinde insanlar açlıktan kırılırken, sokaklarda ölürken, bu insanlara sahip çıkılıyor imajı veren gayri Müslim toplulukların aksine, Müslüman-Türk toplumlarında bu insanlara yapılan yardımlar dini inancın gereği olarak yerine getirilir. Bizim toplumumuzda “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” ve “Hastalarınızı ve akrabalarınızı ziyaret ediniz” gibi yardımlaşmayı ve dayanışmayı öğütleyen hadisler günlük yaşantılarımızı düzenleyen kurallar olarak karşımıza çıkar. Bizim toplumumuzda özellikle ramazan aylarında aç ve fakir insanlara yardım yapılır. Normal günlerde de böyledir. Sadaka ile yardıma muhtaç olan insanların ihtiyaçları giderilmeye çalışılır. Güzel davranış biçimlerinden biri de hastalarımızın ziyaret edilmesidir. Bir akrabamızın, komşumuzun, dostumuzun başına bir şey geldiği zaman koşar yardım ederiz. Her şeyiyle ilgileniriz. Bu özellikler yalnız Müslüman-Türk toplumlarına has bir özelliktir. Şair, beşinci kıtanın birinci ve ikinci mısralarında “Biz onca duyarsız değiliz güzel/Arayıp sormamak bizde ayıptır” diye seslenirken bu düşünceleri dile getirmektedir.

Üçüncü mısrada geçen “bigâne” kelimesi yabancı, ilgisiz anlamında Farsça kökenli bir kelimedir. Şair, Türk örf, adet ve geleneklerine, Müslüman inancına aykırı bir yaşamın içindeki her türlü uygulama ve davranış biçimlerini değerlendirmekte ve kendi kimliğine yabancı bulmaktadır. Bu zaman içerisinde geçen her türlü eylem boştur. Kendi kimliğimizle hiçbir ilgisi yoktur. İslâm inancına göre, boşa gecen zaman, boşa geçen emek, faydasız ve hayırsız her türlü iş ve eylem haramdır. Bunun Müslüman-Türk kimliğiyle bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu düşünce çerçevesinde amaçsız, eğlenceyle boşa geçirilen zaman hem günah, hem kayıptır. Bunu da “Bigâne zamanlar büyük kayıptır” mısrasında anlatmaktadır.

İslâm inancına göre Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Bu inanç nedeniyle, Müslüman-Türk topluluklarında bütünü ilgilendiren konu önemlidir. Ve tüm dünyada buna tepki gösterilir. Kurtuluş savaşında Cezayir halkının Türklere yardım etmesi, Bosna katliamında Türklerin ayaklanması, 1999 yılındaki Gölcük depreminde Türk milletinin tek vücut olması da gösteriyor ki, biz de olayların büyüklüğü ve küçüklüğünün önemi yoktur. Milleti ilgilendiren milli ve manevi olma özelliği duyarlı davranmak için yeterlidir. Toplumların hayatlarını düzenleyen kurallar her toplumun kültürüne göre farklılık gösterir. “Sizde durgun akar en kabarık sel” diye seslenen dördüncü mısrasında şair, bu duygu ve düşünceyi anlatmaktadır.

Beşinci kıtadaki temel fikrin vurgulanması yine “Biz onca duyarsız değiliz güzel” mısrasının tekrarı ile yapılmaktadır.

Bencillik insanın doğasında vardır. Kötü bir ahlâktır. Bencil insan yalnız kendini düşünür. Kendi çıkarlarını diğer insanların çıkarlarından üstün görür. Bu düşünce nedeniyle bazen diğer insanlara zararda verebilir. İnsanın nefsinde bulunan bencillik kötü ahlâktır. Nefsini terbiye ederek bu kötü özellikten kurtulamayan insan, tüm benliğiyle nefsinin esiri olur.

İnsan, imanı kavrayarak ve Kur’an ahlâkını yaşayarak nefis hastalığından kurtulur. Müslümanlar bunun bilincindedir. Bencillik nefis hastalığıdır. Kur’an’ın emrettiği ahlâk anlayışını bilen ve bunun önemini kavrayan insanlar bu hastalıktan kurtularak, fedakârlık yapabilecek duruma gelirler. Kuran’da "... Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Teğabün Suresi, 16) Ayeti Kerimesi insanları kurtuluşa sevkeden şeyin nefsin bu kötü özelliğinden kurtulması olduğunu bildirmektedir. Şüphesiz bencillik yapmayarak fedakârlıkta bulunmak güzel davranıştır ve Allah’ın hoşuna gidecek bir tutumdur. "Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır." (Yunus Suresi, 26) Ayeti Kerimesinde güzel davranışın Allah katında ne kadar değerli olduğunu görüyoruz. 

Bencillik ve fedakârlık birbirine zıt iki kavramdır. Bencillikten kurtulabilen insan fedakârlık yapabilir. Sevdiği şeylerden taviz vermek, inandığı veya sevdiği insanlar uğruna gerektiğinde kendi çıkarlarından vazgeçerek belki de çeşitli zorluk ve sıkıntıları göze alabilmek bir erdemdir. Kur’an'da "Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz..." (Al-i İmran Suresi, 92) Ayeti Kerimesinde fedakârlık, temel ahlâk özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Fedakârlık, sadece kendi haklarından taviz vermek, vazgeçmek olarak anlaşılmamalıdır. Fedakârlık Müslüman’ın hayat felsefesidir. Tüm yaşamına hâkim olan bir özelliktir. İnancından kaynaklanan bir davranış, bir hayat şeklidir. Bu çerçevede fedakârlık, ferdin yaşadığı çevrede karşılaştığı tüm toplumsal olaylara karşı vicdani bir duyarlılık içinde olmasını gerektiren bir unsurdur.

Fedakârlık kelimesinin anlamını kavrayabilmek için Kur’an ahlâkını yaşamak gerekir ki, şairin hayat felsefesinin de bu olduğunu anlıyoruz. Şair bencilliğin, inancı gereği kötü bir davranış biçimi olduğunu bilmektedir. Hangi işe başlarsa başlasın, başkalarının faydasına, kendi çıkarlarından vazgeçebilmektedir. “Biz o kadar bencil değiliz güzel/ Hiç “hep bana” diye başlamam işe” diye başlayan altıncı kıtanın birinci ve ikinci mısralarında fedakârlık duygusu da dikkatimizi çekmekte ve yukarıda açıklamaya çalıştığımız bencillik ve fedakârlık kavramlarının bu iki mısrada vurgulandığını görmekteyiz.

Müslüman nefsine hâkim olan iyi bir kuldur. Müslüman’ın nefsini terbiye etmesi, o’nun arzularına boyun eğmeyerek direnmesi, o’nun ahiret inancı için yaptığı (kendisi için) fedakârlığı gösterir. Üçüncü mısrada “El vurmadım, el dalında yemişe” seslenişinde, bir yabancının hakkını yemediğini ve el sürmediğini anlatmaktadır. Buradaki “el dalında yemişe” söz grubunda bir meyve dalındaki meyvenin kast edilmediğini anlamamız gerekiyor. Kast edilen hak’tır. Geniş kavramlı bir haktan bahsedilmektedir ki, buradaki hak kelimesini “namus” anlayışıyla bağdaştırmakta yerinde olacaktır. Bu da şairin, inancına ne kadar bağlı olduğunu, başkalarının hak ve hukukuna saygılı olduğunu göstermektedir. Toplumumuzda öz kimliğini kaybetmiş, yozlaşmış insanların bu konularda duyarsız davrandıklarını çok görüyoruz. Kendilerine bu şekilde bir hayat felsefesi seçmiş insanların beğenilmek, çok kazanmak ve yükselmek için hak ve hukuku çiğnedikleri, bunların itibar görerek saygınlık kazandıkları, hatırı sayılır, sözü geçen insanlardan sayıldıklarını biliyoruz. Ancak İslâm inancı ile yaşayan insanlar arasında bunların itibarı olamaz. Bu tip hayat felsefesi içinde yaşamını sürdürenlerin saygınlığını yitirmiş insanlar olarak görüldükleri de gerçektir. Şair, “Sizde muteberler bizde müptezel” mısrasında bu düşünceye vurgu yapmakta ve iki düşünceyi karşılaştırmaktadır.

Beşinci mısrada, kıtanın temel fikrine vurgu yapmak amacıyla “Biz o kadar bencil değiliz güzel!” mısrasını yinelemektedir.

Müslüman-Türk kimliğine sahip birey açık, sade olmalıdır. Hayat felsefesi inancına uygun olmalı, karmaşık yapı ve davranışlardan kaçınmalıdır. Bu şekilde kendini daha iyi anlatır. Takdir edilen insan olur. Müslüman insan, anlaşılması güç durumlardan kaçınmalıdır. Aşırı ayrıntılar, olay ve durumları içinden çıkılmaz bir hale getirir ve karışıklıktan başka bir şey yaratmaz. Beşinci kıtanın ilk üç mısralarında “Biz onca karmaşık değiliz güzel/Fazla teferruat yorar bizleri/Yalın bir sadelik sarar bizleri” seslenişinde yukarıdaki düşünceye vurgu yapılmaktadır. Müslüman kimliğine sahip bireyin inancı gereği açık ve sade olması gerektiği düşüncesi bu mısralarda pekiştirilmiştir. Şair, inancına o kadar bağlıdır ki, ölümün, insanların ruhunda yaratacağı karışıklık ve duygu bozukluğu, hatta kışkırtma bile o’nu etkileyemez. Müslüman birey, inancından aldığı korkusuzluk içindedir. O’nun ruhunda meydana gelmesi muhtemel olan ruh bozukluğu inancının emrettiği sadeliği bozamayacaktır. Bunu da “Kargaşa yağdırsa üstüme ecel” mısrasında göstermektedir. O, biliyor ki, ölüm de haktır ve inanan insanın ruhunda asla karışıklık ve iç huzursuzluğu yaratmaz.

Yedinci kıtanın temel fikri olan duygu ve düşüncenin yinelenen “Biz onca karmaşık değiliz güzel!” diye seslendiği son mısrada dile getirildiğini görüyoruz.

6-KENDİNİ AŞMA: Şiirde karşımıza çıkan insanın şairin kendisi olduğunu görüyoruz. Her kıtada farklı temel fikrin anlatıldığı şiirde, şairin zaman ve mekânı aştığı açıkça görülmektedir. Müslüman-Türk kimliğiyle seslenerek tüm zamanları aşan şair, Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel/ Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel/ Biz öyle her şeyi yemeyiz güzel/ Biz maymun iştahlı değiliz güzel/ Biz onca duyarsız değiliz güzel/Biz o kadar bencil değiliz güzel/biz onca karmaşık değiliz güzel mısralarında hangi etnik veya siyasi grup, hangi dini topluluk olursa olsun bir inanç, bir insanlık dersi vermektedir.

7-ANLATIŞ TARZI:

İşte Böyle şiiri 11’li hece kalıbıyla 6+5 duraklı yazılmıştır. Üçüncü kıtanın üçüncü mısrası Suyu dahi (4) + besmeleyle içmeli(7)=11, altıncı kıtanın üçüncü mısrası El vurmadım (4)+el dalında yemişe(7)=11 durak şeklinde yazılmış olmasına rağmen, bir şiirin bütünü içinde bir-iki durağın farklı olması durak yapısını bozmaz. Mısralar kendi içinde duraklardan bölünebilmektedir.

Kafiye örgüsünün tüm kıtalarda a-b-b-a-a ve c-d-d-c-c şeklinde sarma kafiye kullanıldığını görüyoruz.

 

Şiirde kafiye çeşitlerini ve redif’i inceleyelim:

a- birinci kıta;

Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel;
En az bir ayağım yerde kalmalı
Ve değdiği yerde toprak olmalı
İstersen sen biraz bize doğru gel
Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel!

 

Birinci kıtanın birinci ve beşinci mısralarında cümle halinde tekrarlanan “Biz sizin yerleri bilmeyiz güzel” dizesi rediftir. İkinci mısra sonunda kalmalı ve üçüncü mısra sonunda olmalı kelimelerinde  ekleri redif, lma zengin kafiyedir.

b- ikinci kıta;
Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel;
Etek neredeyse yere sürtmeli
Tepeden tırnağa tümden örtmeli
Başörtüsü sana olmasın engel
Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel!

 

İkinci kıtanın birinci ve beşinci mısralarında cümle halinde tekrarı yapılan “Biz sizin şeyleri giymeyiz güzel” mısrası rediftir. İkinci mısrada sürtmeli, üçüncü mısrada örtmeli kelimelerinde li ekleri redif, rtme sesleriyle meydana gelen kelime tunç kafiyedir.

c- üçüncü kıta;

Biz öyle her şeyi yemeyiz güzel;
Kursağımdan helal lokma geçmeli
Suyu dahi besmeleyle içmeli
Benim kimliğime getirme halel
Biz öyle her şeyi yemeyiz güzel!

 

Üçüncü kıtanın birinci ve beşinci mısralarında tekrarı yapılan “Biz öyle her şeyi yemeyiz güzel” cümle halinde rediftir. İkinci mısra sonunda geçmeli ve üçüncü mısra sonundaki içmeli kelimelerinde li ekleri redif, çme sesleri ile oluşan zengin kafiyedir.

d- dördüncü kıta;

Biz maymun iştahlı değiliz güzel;
Gönül bir düştü mü sebat etmeli
Bir sevda bize bir ömür yetmeli
Açsa da bin fettan zülfünü tel tel
Biz maymun iştahlı değiliz güzel!

Dördüncü kıtanın birinci ve beşinci mısrasında tekrarı yapılan “ Biz maymun iştahlı değiliz güzel” cümle halinde rediftir. ikinci mısra sonunda etmeli ve üçüncü mısra sonunda yetmeli kelimelerinde li eki rediftir. İkinci mısra sonunda etmeli kelimesinde etme kelime kökü zengin kafiyedir. Üçüncü mısra sonunda yetmeli kelimesinde etme sesi tunç kafiyedir..

e- beşinci kıta;

Biz onca duyarsız değiliz güzel;
Arayıp sormamak bizde ayıptır
Bigâne zamanlar büyük kayıptır
Sizde durgun akar en kabarık sel
Biz onca duyarsız değiliz güzel!

Beşinci kıtanın birinci ve beşinci mısralarında tekrarı yapılan “Biz onca duyarsız değiliz güzel” cümle halinde rediftir. İkinci mısra sonunda ayıptır, üçüncü mısra sonunda kayıptır kelimelerinde tır eki rediftir. Ayıptır kelimesinde ayıp kelime kökü zengin kafiyedir. Kayıptır kelimesinde ayıp sesi tunç kafiyedir.

d- altıncı kıta;

Biz o kadar bencil değiliz güzel;

Hiç “hep bana” diye başlamam işe

El vurmadım, el dalında yemişe

Sizde muteberler bizde müptezel

Biz o kadar bencil değiliz güzel!

Altıncı kıtanın birinci ve beşinci mısralarında tekrarı yapılan “Biz o kadar bencil değiliz güzel” cümle halinde rediftir. İkinci mısra sonunda e, üçüncü mısra sonunda yemişe kelimelerinde e sesi rediftir. İkinci mısra sonunda işe ve üçüncü mısra sonunda yemişe kelimelerinde  sesi tam kafiyedir.

e- yedinci kıta;

Biz onca karmaşık değiliz güzel;
Fazla teferruat yorar bizleri
Yalın bir sadelik sarar bizleri
Kargaşa yağdırsa üstüme ecel
Biz onca karmaşık değiliz güzel!

Yedinci kıtanın birinci ve beşinci mısrasında tekrarı yapılan “Biz onca karmaşık değiliz güzel” cümle halinde rediftir. İkinci ve üçüncü mısra sonunda yer alan bizleri kelimesi, kelime halinde rediftir. İkinci mısrada yorar ve üçüncü mısrada sarar kelimelerinde rar sesi zengin kafiyedir.

 

Seslerin nasıl kullanıldığını inceleyelim.

Yedi kıtadan oluşan şiirin ses bakımından uyumu dikkat çekicidir. Şiirin bütününde en çok kullanılan ünsüz sesler, r-m-n-l-k-g-z ve en çok kullanılan ünlü sesler, a-e-i-ı-ü sesleridir. Bu seslerin bir ahenk içinde kullanılması şiire musiki havası vermiştir.

 Genel olarak seslerin yapılandırılmasını incelediğimiz zaman şiirdeki ahengi güçlendiren ve güzelleştiren, şiir dili ve biçimini zenginleştiren, musiki sezgisini kuvvetlendiren bir yapılandırma ile karşı karşıya kalıyoruz. Ünlü ve ünsüz seslerin mısraları kuvvetlendirici bir yapılanması vardır.

Şiirde durağın ikinci bölümünü oluşturan söz grupları 
şiire anlam olarak güçlü bir ifade katmaktadır. Aliterasyon, asonans 
şiirdeki vurguyu pekiştirmektedir. Bu kelimelerdeki a-e-i-ü sesinden 
oluşan asonans dikkat çekicidir. Sık sık yapılan asonans ve 
aliterasyon şiirde uyumu pekiştirirken, ahengi güçlendirmektedir.

Bazı Arapça ve Farsça kelimelerde yer almıştır. Bunlar; teferruat, bigâne, fettan, müptezel, muteber…

Şiirde edebi sanatları inceleyelim.

Şiirde, Hüsn-i Ta’lil, Mübalağa, Tezat, Tariz (Taş atma), Tekrir sanatları kullanılmıştır. Edebi sanatların kullanılması şiire derinlik kazandırırken, anlamı kuvvetlendirmiştir. 

Şiirin bütününde birbirine yakın seslerin aynı mısra içinde ve çapraz olarak tekrarı şiirin ahengini daha kuvvetli bir hale getirmiş, okunurken, okuyucunun kulağına hoş gelen bir musiki sezgisi vermiştir. Şiirde, estetiksel, biçimsel ve şiir dili bakımından da farklı bir güzellik vardır. Şair, şiirdeki ahengi birbiriyle uyumlu seslerin, belli bir ritimle bir arada toplamasıyla sağlamıştır.

Şiirdeki dil gündelik konuşma dilinden farklıdır. Şair, seçtiği kelimelerle güzel ve uyumlu bir dil oluşturmuş, bu da mana bakımından şiire derinlik kazandırmıştır.