• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/celebi.ozturk.9
Site Haritası
ŞİİR KLİBİ
 
               ÇELEBİ ÖZTÜRKRESMİ WEB SİTE    
                                                                           

   

SÜRGÜN ROMANINDA GEREKÇELER, KOŞULLAR VE TEK MİLLET OLMANIN ÖZELLİKLERİ HAKKINDA BİR İNCELEME

SÜRGÜN ROMANINDA GEREKÇELER, KOŞULLAR VE TEK MİLLET OLMANIN ÖZELLİKLERİ HAKKINDA BİR İNCELEME.

                                                  Çelebi ÖZTÜRK
 
       Prof. Dr. Sayın Hayrettin İVGİN benim için kıymetli, bir o kadar da saygı duyduğum bir şahsiyettir. Ne zaman ziyaretine gitsem elime bir kitap tutuşturur ya da “Şu kitap için bir yazı yaz!” der. Sakın hayıflandığımı zannetmeyin. Kalemimizi beğeniyor ki bizden rica ediyor. Ankara’da bir kış mevsimi, yine bir akşamüstü: Ofisinde birkaç kişi sohbet ediyoruz. “Çelebi, Sürgün kitabını okudun mu?” diye soruyor. Okumamıştım. Ama kitabı almıştım. Benden bir yazı rica etti. Ben de “Olur!” dedim.

       Azerbaycanlı yazar Miraslan BEKİRLİ’nin bir romanı. Adı Sürgün olunca dikkatimi ve merakımı özellikle celbediyor!  Zira 2006 yılında görevden alınarak il dışına sürgün edilmiştim! Bir kış günü elimde valizim, bilmediğim küçük bir ilçe de soluğu almış, soğuk oda da ruhsuz birkaç eşyayla yaşamaya zorlanmıştım! Sürgünü yaşayan bilir. Yaşamayana macera gibi gelir.

       Halkbilimci olarak romanı inceleme aşamasında üzerinde durduğum konulardan birincisi; ortak değerlerimiz, ikincisi; kardeşimiz olan Azerbaycan Türklerinin yurtlarından sürgün edilmelerinin gerekçeleri, üçüncüsü; içinde yaşadıkları koşullar ve bu koşullar karşısında gösterdikleri tepkilerdir. Buyurun birlikte ağlayalım! Tek Millet ruhuyla içimiz birlikte sızlasın, birlikte düşünelim.

       Roman, Prof. Dr. Ali Aliyev’in çocukluğunda yaşadığı sürgünü konu ediniyor. Küçük Ali, ailesi, akrabaları ve diğer Türklerin, doğup büyüdüğü Vedibasar ilinde Bolşeviklerin ve Ermeni Daşnakların Türklere karşı yürüttükleri acımasız zulüm ve baskı ile zorla yurtlarından koparılarak sürgün edilişlerini anlatıyor. Türklere karşı yürütülen soykırım, o dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin iç siyaseti hakkında fikir veriyor.

       Romanın ön yazısında, Prof. Dr. Ali Aliyev yaşadıklarıyla ilgili şunları söylüyor: Biz Türkler için Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği denilen mekân mahpus damına dönüştü, devlet nişanındaki çekiç ise sağ kalanlarımızı döverek kendimizden, soy kökümüzden uzaklaştırmak için bin türlü zorluklara maruz bırakılmanın simgesidir. Otuzlu yıllardan başlayarak şu milletin başına getirilen faciaların bizzat tanığı oldum. Ondan önce facia ve soykırımların tanığı, azap çeken annemle babam, amcamlar, dedemle ninem olmuş. Genelde neslimizden otuz altı kişi Ermeni-Bolşevik birliklerinin elinde hunharca katledilmiş, kalanlarımız da ata topraklarımızdan kovulmuş, sürgün edilmişiz.

       Kitabı, içim titreyerek okuyorum. Yer yer gözlerim buğulanıyor. Kirpiklerim, gözyaşlarımın yanağımdan aşağıya akmasına engel olamıyor! Ben, sürgünü yaşadım ama çocuk ruhuyla yaşamadım; bir kış günü yalın ayak, ailemle birlikte bir trene tıkılmadım. Soğukta aylar sürecek tren yolculuğuna çıkmadım. Tren de ölmedim. Öleni görmedim. Soğuktan donmadım, donanı görmedim.

        Trenin kapı aralığından, tahtaların arasından soğuk fişek gibi işliyordu sürgünü yaşayanların azap çeken ruhlarına! Birbirlerine sokularak ısınmaya çalışıyorlardı. Birbirlerinin nefesiyle… İçlerinde biri vardı; küçük bir çocuk, diğer küçük çocuklar gibi, henüz ne olduğunu anlayamayacak yaşta. Tren yolculuğu onun için belki bir heyecan… Lâkin bu heyecan zamanla korkuya neden olacak! Annesi, onu ısıtmaya çalışacak. Vagonun içinde tuvalet yok. İnsanlar, uzun tren yolcuğunda ihtiyaçlarını nasıl giderebiliyor, varın siz düşünün! Tren istasyonda durduğu zaman yağlı bez aramaya koyuluyorlar, yakıp ısınmak için. Tren aniden hareket ediyor ve yetişemeyenler orada ölüme terk ediliyor. Aslında bu yolculuğun adı; “Ölüm Yolculuğu”dur! Kimse nereye gittiğini bilmiyor. Neyle karşılaşacaklarını bilmiyor.

       Evet. Küçük bir çocuğun yük treninde başlayan ölüm yolculuğu nerede, nasıl sona erecek kimse bilmiyor! Henüz aklı ermeyen, zorla topraklarından koparılıp açlığa, soğuğa, uzun bir tren yolculuğuna mecbur edilen bu küçük çocuk, ailesinin ve milletinin başına gelen bu musibetleri, acıları, korkuları tanımlayabilecek yaşta değil… Vedibasar ilinden, daha önce haber verilmeden ani ve zorla, tüm mal varlıklarını orada bırakarak çetin bir kış günü ölüm yolculuğuna çıkarılan Settaroğlu Musa ve ailesi gibi, diğer Türkler de sadece vücutlarını değil, bin yıldır yaşadıkları ata yurtlarından, obalarından, geride bıraktıkları ecdatlarının mezarlarından, Türk’e özgü gelenek ve göreneklerinden Ermenilere toprak temin etmek amacıyla koparılarak sürülüyorlardı!

       İğreti vagonun içinde soğuktan donan, hastalandıktan bir müddet sonra ölen insanlar ya trenden atılıyorlar ya da fırsat bulabilirlerse trenin durduğu bir istasyonda üstünü karla, buzla kapatarak defin yapıyorlar! Trenden atmadıklarına, üstünü örttüklerine seviniyorlar. Türk Milleti, ölülerine saygı duyar, onlara son görevlerini, adet, gelenek ve inançlarına göre yerine getirir. Bu zulüm ve işkence sırf Ermenilere yurt sağlamak, toprak vererek vatan yaratmak içindi. Kafkaslarda Ermeni Bolşevik Birliklerinin eli ile toplu katliamlar yapanlar, milyonlarca Türk’ü acımasızca öldürdüler. Topraklarından sürerek vatansız yaptılar. Ermeni çocuklarına mutlu bir gelecek temin etmek için yapılan bu zulüm, ne yazık ki yüzlerce Türk çocuğunun ölümüne neden oldu.

       O küçük Türk çocuğu; Ali… Onun şahsında Türk çocuklarının inanç, gelenek ve göreneklerine bağlılık, bunun için bir yaşam mücadelesinin örneği var. Annesi Esmer Ana’nın şahsında Türk kadınlarının manevi şahsiyetini görmemiz mümkün. “Ayazına, soğuğuna, sıcağına, rüzgârına, tek yudum havana kurban olayım, vatanım benim…” nidası, iğreti ölüm vagonunun insanın iliğini donduran soğuğuna rağmen diğer Türk kadınlarının da ruhlarında taşıdıkları bir özlemin, vatan sevdasının, millet bilincinin ifadesidir!

       Keskin soğuk sürgüne gönderilen yüz binlerce Türk’ün yaşam organlarını dondururken, ayrıca askerlerin de hakaretlerine, tehditlerine ve infazlarına maruz kalıyorlardı. Bu nasıl bir insanlık, bu nasıl bir vicdan!

       Rus askerinin başında bulunan ve Komendant denilen Ermeni asıllı kişilerin bu ölüm yolculuğunda görev aldıkları dikkatimizi çekiyor. Komendant denen kişilerin ayyaş, cahil, eline geçen fırsatla Türklere zulüm yapmaktan geri kalmayan bir çapulcu olduğu tespitlerimiz arasında.

       Romanın 36. Sayfasında şöyle bir paragraf ilgimi çekiyor: ”Kapı açılınca komendant yanındaki askerlerin yardımı ile vagona bindi. İçkili olduğundan fena kokuyordu. Kapının ağzında durup yalpalaya yalpalaya vagonda kaç kişinin öldüğünü sordu ve elindeki kâğıtta Telli’nin adının üstünü çizdikten sonra Esat’a

       “Sen kendi ecelinin peşinden gelmişsin. Seni muhakkak öldüreceğim. Bir neden bulurum elbet, ama daha zamanı değil, daha seninle işimiz var.”

       Görüldüğü gibi, Komendant denen görevli çapulcular Türkleri öldürmeyi kendilerine hak olarak görüyorlar. Bunun için geçerli neden bulmak zor değil! Yeter ki o iğrenç egolarını tatmin edebilsinler.

       Bu tren, zulüm ve işkence trenidir! İğreti bir vagonda ölüm yolculuğu yapan zavallı insanlarımızın can ve namus güvenliği hiç yoktur. İçkiyle uyuşmuş örümcek kafalı beyinler, bu zavallı insanlara istediği ve hak gördüğü muameleyi yapmaktan zerre kadar çekinmiyor, korkmuyor, haya etmiyor.

       Bu zavallı insanlar, sürgünden önce de Kur’an-ı Kerim’i gizlice öğreniyorlar! O mukaddes kitabın hürmetine Ahmet adındaki genç okumayı yazmayı öğreniyor. Muhammed adındaki genç, ölüm yolculuğunda bu mukaddes kitabı sahibine, yani Esmer Ana’ya geri iade ediyor. Küçük Ali, annesine soruyor;”Anne, Muhammed dayı onu bize mi verdi?” Esmer Ana, Kur’an-ı Kerim’i öpüp başına koyuyor! Sonra çocuklarına, “Siz de öpün.” diyor ve sırasıyla Kur’an-ı öptürüyor. Ali’nin rahmetli dedesi Ali Dedenin kitabıdır bu. Burada dikkatimizi çeken husus; Türk Milletinin Kur’an-ı Kerim’e olan saygı ve hürmetidir. Hangi coğrafya da olursa olsun Türk Milletinin kutsiyetine özdeki saygısı, bağlılığı, hürmeti budur. Bunu anlamayanlar hüsrana uğrayacaktır.

       Canalı Bey adındaki bir Türk’ün Rus Komendant’ına rüşvet vermesiyle trenin arkadan 6 vagonu Sibirya yerine Kazakistan’a giden trenin arkasına bağlanır. Bu vagonların birinde de Settaroğlu Musa ve ailesi ile tanıdıkları vardır. Kenes adındaki küçük bir Kazak köyüne getirilen Türklerin bir bölümü köyün kulübesine yerleştirilir: 37 kişi bu kulübede yaşamaya zorlanır. Kazaklar, sürgün Türklere gizli gizli yardım yapıyorlar. Bu köye sağ salim gelene kadar ellerindeki paraları, altınları Rus ve Ermenilere rüşvet olarak veriyorlar.

       Kazakistan topraklarında, köylere kilometrelerce uzakta tren durdurulmuş ve vagonlardaki insanlar indirilerek kaderleriyle baş başa bırakılmışlar. Askerin tehditleri, dipçik darbeleriyle soğukta; aç, uykusuz ve yorgun insanları yürümeye zorlamışlardır. Anlıyoruz ki merhamet; kutsiyetine bağlı, insan olmanın erdemini taşıyan insanlarda vücut bulur.

       İki ay boyunca hiç yıkanmadan trenin küçük bir vagonunun içinde yolculuk yapan genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk küf kokmaya başlamış, salgın hastalık ve ölümle burun buruna yolculuk yapmışlardır.

       Bir kısmı Kenes köyüne, bir kısmı da geceli gündüzlü iki gün yaya yolculuktan sonra Taşdı Kurga adında bir köye getirilir. Sürgünler iki gruba ayrılır; yer yapımı damlara koyun gibi istif edilirler. Buralar kolhoz hayvanlarına ait ahırlardı. Bu insanlar hayvanlarla beraber yatıp kalktılar. Settaroğlu Musa ve ailesi de bunların içindedir. Türk’ün değer verdiği kutsiyetinden biri de aile birliğidir. Zira bu insanlar aynı zamanda Müslüman’dır. Diğer insanların yanında soyunmak, giyinmek, yıkanmak, yatıp kalkmak Müslüman ve Türk olan bir milletin ne özünde, ne geleneğinde vardır. Türk, Müslüman olarak kültürüne bağlıdır.

       Mevsim kış ayıdır. İmansız Rus ve Ermeniler kadar merhametsizdir bu ay... Rus ve Ermeniler; iki kalleş belin tohumlarıdır! Onlarda merhamet olmaz, onlarda saygı, hoşgörü olmaz, onlarda ahlâk denen şeyin zerresi olmaz, onlarda Allah korkusu olmaz. Soğukta, onlar gibi merhametsiz ve ruhsuzdur! Yavaş yavaş öldürür insanları: Önce çocuklardan başlar, sonra yaşlılar… Sürgüne gönderilen bu zavallı insanlar, aynı zamanda acımasız iklim şartlarına karşı da mücadele etmek zorundadır. Sadece kış şartları değil, havalar ısınmaya başlayınca kolhoz hayvanlarıyla birlikte yaşayan insanlar arasında da her gün ölümler başlar.

       İç Anadolu da “omaç” diye tabir edilen yemek çeşidinin “ umaç” adıyla karşımıza çıkması bizi şaşırtmadı. Zira kültürümüz bir; değer yargılarımız aynı. İsimlerimiz, geleneklerimiz, adetlerimiz, Kur’an’a saygımız, namus anlayışımız… İki ayrı devlet, yürekleri birbiri için çarpan tek millet ve onun değer yargıları ortadadır. Bunu anlamayan, bilmeyen, idrakiyle yücelemeyen yönetimler, bu tek milletin arasına nifak tohumu ekmeye çalışsa da biz biriz, bütünüz. Bizi bölemezler!

       İki devlet, tek millet düşüncesiyle ortaya çıkan Türk Milletinin değer yargıları her coğrafya da aynıdır. Şimdi sıkı durun! Romanın 235. Sayfasındaki şu diyalogu dikkatle okuyun:

       “Hacıbala, anneme:
       Ben abimin karısını da, çocuğunu da kimseye vermem. Zaten az azaplar yaşamadık. Artı bir azapta o olur ki Habibe, abimin yadigârı yaban elde yaşasın. Bizim geleneğimizde de var, abi öldüyse kardeşi karısına, çocuğuna, sahiplenmek için onunla evlenebilir.

       Annem razı olur ve onlar evlenirler.”
       Çevrenizde duymuş, görmüşsünüzdür: Kore Savaşına katılıp esir düşen Türklerin aileleri yıllarca beklemişler, öldü sanarak kardeşleriyle evlendirilmişlerdir. Fatma Girik ve Kadir İnanır’ın başrolünü paylaştığı Ezo Gelin filmi bunun konusunu işler. Ben, çevremde bu tür evlilikleri gördüm.

       Tek millet olarak; adet, gelenek ve göreneklerimizin de benzer olduğunu gösteren başka bir örnek romanın 250. Sayfasında yer alan diyalogdur: “Ay gelin, deli misin nesin? Lohusa kadın misafir karşısına çıkar mı?” Türkiye Türklerindeki inanca göre de lohusa kadın kırk gün yataktan çıkmaz.

       Esmer Ana 48 yaşında ölür ve Türkistan’da toprağa verilir. Ali için büyük kayıptır.

       Maniler de adeta yüreğimizden kopup gelen birer nidadır. Bize yabancı değildir. Her mısrasında öz benliğimiz, değerlerimiz vardır.

       Ben aşık ezeldi
       Bu güz kıştan ezeldi
       Dehnez viran da olsa
       O, cennetten güzeldi.
     
      Başka bir mani de,
     Gökte yıldız acemi
      Kim ola yavrum kimi
      Oğuldur annelerin
      Canı, nefesi, demi.
     
      Başka bir mani de,
     Bu yerden tacı bağlar
      Meyveci acı bağlar
      Ağrısa kardeş başı
     Yine de bacı bağlar.
     
       Bacı, ana’dan sonra candan yananların başında gelir ki, Türklerde hangi coğrafya da olursa olsun kardeş, bacı duyguları aynı özelliktedir.

      Düşman çetindir, güçlüdür. Onu güçlü kılan da silahı, dünya da güttüğü propaganda siyaseti ve haksızlığıyla dünya milletlerinin gözü önünde haykırmasıydı. Ancak unuttukları bir şey vardı; Türk Milleti öz benliği, maneviyatı, gururu, namus ve topyekûn değer yargılarıyla vücut bulan yaşam aşkı…. Türk Milleti, atalarının izinden dönmemiştir. Bu sayede düşmanına karşı gelebilmiş, diz çöktürmüştür.

       Tek millet düşüncesinin vücut bulduğu diğer bir örnek romanın 269. Sayfasında geçen şu inançtır: “Müslüman inançlarına göre mezar kaybolup toprağa karışmalı, kabir taşı, süs falan olmamalıdır.” Yine aynı sayfada Ali Musaoğlu şöyle bir istekte bulunuyor; “… tüm şehitlerimize, üzerinde Kur’an okunmamış İslam ehline; Settaroğlu Musa’nın oğlanları, kızları adından bir Yasin oku!”
       Roman da adı geçen Ahmet Eyrice adındaki şahıs 1931 senesinde başından geçen bir olayı anlatırken şunları söylüyor, “Dedem anlattı; Komünist hükümet bütün malımızı, hayvanımızı elimizden aldı. Ben bir koçu sakladım. Komünistlere haber vermişler, geldiler: Sen, hükümetten koç saklamışsın…” İşte, eşitlikçi ve özgürlükçü komünist rejimin hak, hukuk, adalet anlayışı.

       Settaroğlu Musa’nın yakın akraba, hısımlarından otuz altı kişi Ermeniler tarafından katledilmiş. Bu nedenle Settaroğlu Musa’nın Ermenilere karşı son derece kindar ve acımazız olduğunu tespit ediyoruz.

       Hangi coğrafyada olursak olalım Türk Milletinin değer yargılarına bakışı aynıdır: Türk Milleti; sevdiklerini, namusunu, şerefini, onurunu, bayrağını, toprağını savunmak için silah kuşandığı zaman, bu şerefle ifa edilecek bir görevdir. Bu uğurda ölmesi, ölümlerin en şereflisidir. Olaylara bakış açımız değişmiyor.

       Ermeni çocuklarına toprak vermek için, çetin kış şartlarının inim inim inlettiği sürgün Türkler arasında dört yaşlı insan, bir de çocuk vardır. Onlar direnirler; Rus ve Ermeni askerlerine, tahrik ve tacizlerine, açlığa, yokluğa, soğuğa, hastalığa… Onlar, sürgün edildikleri ata yurtlarına geri dönebilmeyi umut ederek yaşadılar. Olumsuz yaşam koşullarına bu nedenle direndiler. Allah’a olan inançları, O’nun kutsal kitabına olan saygıları, iman ve inanç çerçevesinde birlik ve bütünlük içinde demir gibi sağlam ve dik kalmalarını sağladı.

       Onlar bir gün dönebilmek için direndiler. Bir gün geldi bunu başardılar. Azerbaycan’a döndüler. Ülkelerine ve insanlarına yüreklerinden gelen sevgiyle, aşkla, bağlılıkla hizmet ettiler: köprüler, yollar, tüneller yaptılar. Âlim olup, bilgilerini gençlere aktardılar.

       Bolşevik ve Ermeni Daşnak katliamları silahla yapıldı. Türkler, silah zoruyla yurtlarından atıldılar. Yüreklerinde kin ve nefret barındıran, başka fertlerin, milletlerin hak ve hukukuna saygı göstermeyen, merhamet, insanlık erdem ve faziletinden uzaklaşmış Bolşevik ve Ermeni Daşnakların unuttukları bir şey vardı: En büyük silah kalemdir!

Kaynak: Sürgün, Bekirli, Miraslan. Türk Dünyası Araştırmaları Uluslararası İlimler Akademi & Kültür Ajans Tanıtım ve Organizasyon Ltd. Şti. Ağustos 2012, Ankara
type="text/javascript">
Yorumlar - Yorum Yaz